
2026’ya Girerken Riskler, Değişen Üretim Deseni ve Yeni Gerçeklik
Uzmanlara göre 2025 tarım için bir kırılma yılı oldu. Değişen iklim koşulları ve gelirin üzerinde artan maliyetler, 2026’da risklerin daha da belirginleşeceğine işaret ediyor.
Türkiye tarımı, 2025 yılında alışılmış kriz başlıklarının çok ötesine geçen bir tabloyla karşı karşıya kaldı. Geç donlar, kuraklık ve aşırı sıcaklıklar aynı üretim sezonunda üst üste yaşandı; ekonomik baskılar ve yanlış planlama bu tabloyu daha da ağırlaştırdı. Uzmanlar, 2026 yılının da bu etkilerden bağımsız olmayacağı konusunda uyarıyor.
Tarımda yaşanan dönüşümü sahadan ve teknik açıdan birlikte değerlendirmek için bu röportajda, sektörü yakından takip eden iki farklı bakış açısını bir araya getirdik. Genta Tarım Teknik Satış Müdürü Gökçe Atalay ve Ür-Ge ve Pazar Geliştirme Müdürü Umutcan Atalay ile 2025 yılının tarım açısından neden bir kırılma noktası olduğunu ve 2026’ya girerken üreticiyi bekleyen riskleri konuştuk.
‘2025’te üç kriz üst üste yaşandı.’
2025 yılı Türkiye’de tarım açısından nasıl bir yıl oldu?
Gökçe Atalay: 2025 yılı Türkiye tarımı için gerçekten olağandışı bir yıl oldu ve üç tane farklı kriz üst üste yaşandı. Bunlardan ilki iklimsel krizdi. Geç donlar, yüksek sıcaklıklar ve su kıtlığı olarak kendini gösterdi. İkincisi maliyet artışlarıydı; üretici artan maliyetler karşısında ezildi ve bu nedenle gerekli bitki koruma ve besleme programlarını uygulayamadı. Üçüncüsü ise ürünün ederinde satılamaması oldu. Yüksek girdi enflasyonuyla baş etmeye çalışan üreticinin bir de geliri artan maliyetlerin altında kalınca, 2025 yılı tarımda felaketler yılı olarak hafızalara kazındı. Türkiye iklimi ve coğrafyası sayesinde tarım için birçok şansa sahipti. Bugünse bu şanslar hızla elimizden kayıyor. Günlük çıkar hesaplarıyla alınan kararlar, doğayı yok sayan projeler ve istikrarsız politikalar sonucu ülkemiz ekolojik bir çıkmaza doğru gidiyor.
‘İklim krizini artık bölgesel değil ülke genelinde yaşıyoruz.’
Yaşanan iklimsel kriz, hangi bölgeleri ya da ürünleri etkiledi?
Gökçe Atalay: Türkiye genelinde eskiden bölgelere göre konuşurduk; şu bölgede don oldu, bu bölgede kuraklık yaşandı gibi. Ancak geçtiğimiz yıl ocak, şubat, mart hatta nisan ayında üst üste, bölgesel değil tüm ülke genelinde don yaşandı. Dolayısıyla yalnızca bir ürün değil birçok ürün bu durumdan etkilendi. Yaşanan geç donların ardından ciddi bir kuraklık ve yüksek sıcaklık sorunu ile mücadele edildi. 2025 yılında yaşanan kuraklığı sadece yağış azlığıyla açıklamak yeterli olmaz. Bazı bölgelerde suya erişim olmasına rağmen bitkiler gelişimini tamamlayamadı. Çünkü kuraklık, yüksek sıcaklıklarla birleşti ve bitkiler üzerinde ciddi stres oluşturdu.
‘Kayıplar meyveyle sınırlı kalmadı.’
Zararlar daha çok meyve üretimi üzerinden konuşuldu. Gerçek tablo nasıldı?
Umutcan Atalay: Maalesef birçok mahsul geç don felaketinden etkilendi. Geçtiğimiz yıl pazarda kirazın olmaması, erkenci nektarin bulunamaması bunun en somut örnekleriydi. Narenciyenin erkenci çeşitleri, elma, sert çekirdekli meyveler ciddi zarar gördü. Meyve üretimi daha görünür olduğu için öne çıktı; ancak zarar bununla sınırlı değildi. Bununla birlikte tarla bitkileri ve sebze üretimi de büyük kayıplar yaşadı. Erkenci patates, buğday ve kanola hem kuraklık hem de arkasından gelen sert donlardan etkilendi. Özellikle buğday, ılıman seyreden iklimin ardından yaşanan ani soğuklarla ciddi verim kaybına uğradı.
‘Yüksek sıcaklıklar görünmeyen hasarlar bıraktı.’
Aşırı sıcaklıklar üretimi nasıl etkiledi?
Gökçe Atalay: Yüksek sıcaklıkların etkisi genellikle yeterince konuşulmaz. Ancak 2025’te iki yönlü bir etki yarattı. Birincisi, mevcut ürünü yakarak zarar verdi. İkincisi ve daha tehlikelisi, gelecek yılın meyve gözlerini etkiledi.
Umutcan Atalay: Bu nedenle 2026 yılında bazı ürünlerde daha şimdiden sorun yaşayacağımızı biliyoruz. Antep fıstığı, ceviz ve bademde meyve gözleri zarar gördü. Benzer bir tabloyu elma başta olmak üzere birçok meyvede görmemiz muhtemel.
‘Ekonomik baskı nedeniyle üretici mücadeleden vazgeçti.’
İklimsel sorunlara ekonomik koşullar da eklendi. Sahada ne yaşandı?
Gökçe Atalay: Verimler düşüktü, maliyet çok yükseldi ve maalesef mahsul para etmedi. Girdiler, paketleme, nakliye ve işçilik maliyetleri üreticiyi ciddi bir çıkmaza sürükledi. Çiftçi, artık mücadeleyi bırakma noktasına geldi. 2024 yılında kazandırdı dediğimiz üretim türleri vardı ancak 2025’te maalesef yaklaşık hiçbiri için bunu söyleyemedik.
Umutcan Atalay: Bu durum zararlı popülasyonlarında da artışa neden oldu. Üretici doğru gübreleme ve ilaçlama yapamadığı için bazı zararlılar, geçmiş yıllara göre çok daha büyük zararlar verdi. Örneğin geçmiş yıllarda kabak sineği Türkiye için önemli bir zararlı değilken 2025’te popülasyonunda inanılmaz artış yaşandı. En önemlisi ise iyi çiftçi–kötü çiftçi ayrımı ortadan kalktı. Kalite için emek veren çiftçi artık maliyetleri göze alamıyor çünkü kalite, bir değer artışı yaratmadı. Geçtiğimiz yıl kaliteli ürün maalesef ekonomik bir karşılık bulmadı.
‘Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada üretim deseni değişiyor.’
İklim, yalnızca Türkiye’nin değil tüm dünyanın sorunu, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gökçe Atalay: Adı üstünde, küresel iklim değişikliği, aslında konu bu kadar net. İklimsel değişiklik dünyada olmaz denilen yerlerde artık üretime izin veriyor. Buzullar eridikçe bazı bölgelerde yeni araziler açığa çıkıyor; iklim ısınmasıyla yüksek enlemlerde bile tarım potansiyelinin yer yer artabileceği gözlemleniyor. Çünkü iklim artık vejetasyon süresini tamamlayacak imkân da sağlıyor, permafrost yaşanan alanlar tundraya dönmeye başlıyor. Yani sadece Türkiye’de üretim deseni değişmiyor tüm dünyada değişiyor. Tabii ki bu değişimde susuzluğun etkisi de çok büyük. Türkiye’de susuzluk yüzünden badem bahçeleri sökülüyor çünkü sulanmayınca badem iç dolgusu artmayacak ve ürün para etmeyecek. İç Anadolu’da artık mısır ekemeyeceksiniz çünkü su yok.
Umutcan Atalay: Bingöl’de artık kavun, karpuz ekiliyor çünkü mevcut üretim yerleri artık cevap vermiyor. Elazığ’da bağcılık yeniden önem kazandı. Avokado üretimi yaygınlaşıyor ve subtropik ürünlere ilgi artıyor. Ancak bu noktada yapılan hatalar var. Örneğin narenciye bahçeleri sökülüyor ve yerine avokado dikiliyor. Avokadoda yanlış çeşit seçimi yapılıyor ve avokado, narenciyenin iki katı su ihtiyacı olan bir bitki. Subtropikal ve tropikal meyvecilik bu kadar büyüyemez çünkü bu bitkilerin su ihtiyacı yüksek. Biz bu senaryoyu muzda gördük. Tüketim ve pazarlama riski olan bir ürün yetiştirip daha fazla su tüketimine yol açma lüksümüz yok.
‘Tarımda ezber bozuldu, yeni düzen şart.’
‘Peki değişen iklimin etkileriyle mücadele konusunda bitki besleme açısından neler yapılabilir?’
Gökçe Atalay: Herhangi bir bitki besleme programı ile biz dona karşı bir yere kadar önlem alabiliriz. Normalde bitki kuru dal halindeyken -5 ila -6 dereceye kadar, gonca döneminde -2 dereceye kadar, çiçek döneminde -1,5 derece ve meyve döneminde ise -1 ya da 0 dereceye kadar dayanabiliyor. Bu kadar hassas farklarda başarı şansı oldukça düşük. Büyük iklimsel afetlerde yapılabilecek şey çok az. Yüksek sıcaklıklarda yapılabilecekler daha fazla. Işık yansıtıcılar kullanılabiliyor, sıcaklığın yaprak üzerindeki etkisi kırılabiliyor, yaprakta briks değeri yükseltilebiliyor. Biz de üreticiyi şimdiden bu konuda hazırlıyoruz ve gerekli önlemleri alması konusunda yönlendirmeye çalışıyoruz.
Umutcan Atalay: Bitkiler, gübreyi su yoluyla alıyor. Bu noktada bitkinin su dengesini sağlamak ve su kayıplarını önlemek de çok önemli. Gübrelemeyi ne eksik ne de fazla, bitkinin o yıl su ihtiyacını karşılayacak şekilde yönetmek gerekiyor. Aksi halde hem toprak hem de bitki üzerinde negatif etkiler oluşabiliyor. Sahip olduğumuz kaynakları hoyratça kullanma lüksümüz yok. Daha tecrübeli, günlük kazanç kaygısından uzak bir şekilde tüm tarımsal takvimin, ülkenin geleceği ve yurtdaşlarımızın gıda güvenliği için sürdürülebilir bir tarıma göre programlanması hayati önem taşıyor.
‘Günlük politikalarla bir yere varamayız.’
Uygulanan politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gökçe Atalay: Çok önemli bir kitle 2025 yılında ciddi zarara uğradı ve bu kitlenin yaratacağı değer de yok oldu. Türkiye kendi kendine yeter haldeyken hızla yetemez hale sürükleniyor ve bunun en önemli nedeninin günlük politikalar olduğunu düşünüyorum. Gıda enflasyonu ile mücadele etmek adına, ağırlıklı olarak, üretici çıkışı mahsul fiyatlarını baskılayan uygulamalar devreye sokuluyor. Sadece ürün fiyatı üzerinden bir politika belirlenmemeli. Bunun yerine konu bütün olarak ele alınmalı ve kooperatiflerden hasada, halden nakliyeye paketlemeden gıda dağıtımına kadar tüm zincire müdahale edilmeli. Bu noktada bilinç yalnızca devletten beklediğimiz bir durum değil üreticinin de bilinçlenmesi lazım. Nadas, artık bu ülkede zorunlu olarak düşünülmeli.
Umutcan Atalay: Üretici, kazandığını harcar. Durum değerlendirmesinde bulununca öncelikle ilçelerdeki nabzı ölçüp ekonomik döngüleri takip etmeyi doğru buluyoruz. Eğer orada devamlılık zarar görüyorsa önemli bir sıkıntıyla karşı karşıya olduğumuz şeklinde yorumlarız. Sınırlı bir kitle hayatına aynı şekilde devam ediyor olabilir ama bu durum, ülkemizin veya Türk tarımının genel tablosu olarak yorumlanmamalıdır. Bugün çiftçi para kazanamazsa çocuğunu evlendiremez, çocuğunu evlendiremezse beyaz eşyacı satış yapamaz, satış yapamayan beyaz eşya üreticisinde de işten çıkarmalar başlar ve bu süreç böyle devam eder. Dolayısıyla bunun bir zincir olduğu unutulmamalı. Kırsalı etkileyen krizlerin şehirlere de ekonomik yansıması kaçınılmaz olacaktır.
‘B-reçete uygulaması, üreticiyi olumsuz etkilememeli.’
B-reçete uygulaması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gökçe Atalay: Bu noktada b-reçete uygulamasının da büyük sıkıntılar yaratacağını düşünüyorum. Örneğin benim 5 farklı yerim var. Bu 5 farklı yer için bayi, ada parselleri işaretleyip ürünün üzerinde yazan doz kadar ürün vermek zorunda. Ürünün kullanım dozuyla istenilen sonuçları almanız mümkün olmuyor. Bahsi geçen uygulama oranları ile doz beyanları arasındaki farklılıkları ortadan kaldırırken üreticilerin mağdur edilmemesine dikkat edilmelidir. Sahadaki dinamikler çok değişken ve ezbere bilgilerle yönetilemez, çoğu zaman duruma göre aksiyon almanız gerekir. Ayrıca yaşanan iklim krizleri ve değişkenler bu hareket kabiliyetlerini daha da elzem kılmaktadır. Bu şekilde bir reçete uygulaması, zaten çetinleşmiş şartları daha da zorlaştıracaktır.
‘Artık yalnız değiliz.’
Türkiye’nin ihracat politikası ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Gökçe Atalay: Türkiye’nin ihracat konusunda eli giderek zayıflıyor. Bunun nedeni artık üretimde yalnız olmamamız. Bugün Rusya bizden sert çekirdekli meyveleri almazsa artık alternatifi var, Azerbaycan ya da Kazakistan’dan alabilir. Mısır, üretim konusunda hızla gelişiyor ve Türkiye için ciddi riskler yaratıyor çünkü bizim maliyetlerimizin yarısına üretim yapıyor.
Umutcan Atalay: Örneğin Türkiye’de 1-2 yıl içerisinde pamuk ekimi bitebilir çünkü Mısır’da işçilik maliyetleri çok ucuz. Bugün tekstilciler daha ucuz üretim için Mısır’a gidiyor. Büyük üreticiler, üretim için Mısır’a yöneliyor. Bu büyük üreticilerin burada üretimi durdurup fabrikalarını kapatması ve faaliyetlerine başka ülkelerde devam etmeleri kendileri için bir çözüm olabilir. Ancak yerel üretimimiz ve ülkemizdeki tarımsal faaliyetler için büyük kayıp olur. Gelecekte bu sanayiyi geri kazanmamız da çok zor ve uzun bir süreç teşkil edecektir.
‘Ya markalaşacağız ya da iç tüketim ve üretimi dengeleyeceğiz.’
Markalaşma, hala en büyük eksiğimiz değil mi?
Gökçe Atalay: Bu konuda iki noktayı vurgulamak istiyorum. Türkiye’de 24 tane ürün, tüketimin 3 katı üretime sahip. Buna karşı önlem alınması gerektiğini yıllardır söylüyoruz. Dolayısıyla planlanması gereken iki nokta; iç tüketim ve ihracat. İhracat noktasında markalaşmak zorundayız. Bizim zeytin, fındık, incir gibi lokomotif ürünlerimiz var ve bu ürünlerde, kalite konusunda rakipsiziz. Ancak markalaşamadığımız için ihracatta da gücümüz azalıyor. Mahsul Türkiye’de üretiliyor, gerekirse en iyi şekilde işleniyor, ancak yurt dışında paketlenip daha yüksek katma değerli pazarlarda önemli bir değer artışıyla satışı gerçekleştiriliyor. Bu senaryoda aslan payı üretende, emeği daha yoğun ve riski daha yüksek olanda değil, pazarlayanda kalıyor.
Umutcan Atalay: Gelişigüzel dikim yapılmamalı çünkü bu kadar hızlı büyümeyi organize edecek planlamaya sahip değiliz. Markalaşamıyorsak 5 ve 10 yıllık tüketim planı yapmalıyız. Nüfus artışı ne olacak, arz ve talep dengeleri ne şekilde evrilecek, tedarik zincirleri nasıl şekillenecek, bunların hepsini farklı modellemelerle planlamak ve ona göre stratejik karar almaktan başka şansımız yok. İhracatta var olan değer kaybı veya üretim fazlalığımız sadece üreticiyi etkilemiyor; üretimde kullanılan çoğu girdi ithal edildiğinden dolayı bu hatalar cari açığımıza da yansıyor ve ülkemizin dış borcunu da arttırıyor.
‘2026’da koşullar değişmeyecek.’
2026 yılında nasıl bir tablo öngörüyorsunuz?
Gökçe Atalay: 2026’da iklimsel koşulların çok farklı olmasını beklemiyoruz. Bu nedenle üreticiler, daha adaptasyonu yüksek çeşitlere yönelmeye başladı. Sebzede ve buğdayda çeşit tercihleri değişiyor. Bazı ovalar ise tamamen ürün desenini dönüştürüyor. Islahçı programlarında hem kuraklığa daha dayanıklı ve adaptasyon yeteneği daha geniş, hem yabancı ot toleransı yüksek çeşitler üzerine çalışılıyor. Üreticiler de doğal olarak bu çeşitleri tercih etmeye yöneliyor.
‘Tarımda planlama, stratejik irade ve vizyon şart.’
Sizce yapılması gereken en temel şeyler nedir?
Gökçe Atalay: Tarımda gelişigüzel demokrasi, fazla bir demokrasidir. Plansız ve sadece evvelki senenin gelir projeksiyonundan yola çıkarak yetiştiricilik kararları alınmasına izin verilmemelidir. Toprak, iklim şartları vb. ekolojik değerlerin toplanıp sağlıklı bir veri bankası oluşturulmalı. Reel üretim rakamları çok titiz bir şekilde ve doğru metodolojilerle toplanıp gerçekçi bir sayım yapılmalı. Farklı segmentlerde uzmanlaşmış sektör paydaşlarından gelen içgörüleri de değerlendirerek orta ve uzun vadeli bir tarımsal strateji saptanmalı. Sonrasında tüm bunlara göre planlama ve yönlendirme yapılmalıdır. Türkiye’yi her anlamda sürdürülebilir tarıma yönlendirmek zorundayız. Bunun yöntemi olarak ilk önce devlet planlama teşkilatını yeniden kurmalı ve ziraat fakültelerini güçlendirmeliyiz diye düşünüyorum. Bunu yapmadıkça dertlerimiz çoğalmaya devam edecektir.

